Ekim, 2007 için arşiv

>DURMAK

Yayınlandı: 24 Ekim 2007 / KATEGORİZE EDEMEDİKLERİM...

>

24/10/2007

Bu tarihin önemi var. En azından şimdiye kadar hislerimin beni hiç yanıltmadığını söyleyebilirim.

Çok güçlü bir şekilde yola çıkıp, arada verdiğim küçük molalarda soluklanmaya çalıştım. Ama zorlandım çoğu zaman, yanıldım, yoruldum. Vazgeçmedim. Dört elle sarıldım.

Bu süreçte bana yardımcı olan kitaplardan söz etmek istiyorum.

1. sırada Harry Potter larım var. Tam bir fanatik olduğumu söyleyebilirim. 5 hafta boyunca Yalova’daki rehberlik seminerinde bana yol arkadaşı olacağı için son seriyi almama ve çok meraklanmama rağmen okuma işini ağırdan alıyorum. Kesinlikle sadece çocuk kitabı değil. Kitap okumak istiyor, okurken de başka bir dünyaya dalmak istiyorsanız hiç çekinmeyin derim.

Sosyoloji Lisans eğitimi aldığımdan olsa gerek Michel Foucoult‘ larıma değinmeden geçemeyeceğim. 2002 yazında okuma fırsatını bulduğum deliliğin tarihi ve Hapishanelerin doğuşu kitapları favorilerimdendir. Önsöz’ünden itibaren ilgiyle izlenebilecek türden.

Sakarya Üniversitesi’ndeki değerli hocam Prof. Rahmi Karakuş’un bize “Sabun köpüğü”diyerek okumamıza kızdığı kitapları da önereceğim:))

1999-2003 yılları arasında oturduğumuz Beşiktaş’taki güzel evimizin üst komşusu Perihan Mağden’in kitapları da ilk sıralarımdadır. Postacı çocuk cinayetleri, iki genç kızın romanı(bu kitabı sinemaya da uyarlanmıştı) ilgiyle okunabiklir tarzdadır.

Nisan Cadısı, Ölüm Kaşifleri yine fantastik türde önde gelenlerimdir.

Duayenimiz Türkiye’nin değerli insanlarından Üstün Dökmen var sırada. Hem dinlemekten zevk aldığım hemde kitaplarını okurken sıkılmadığım iletişim uzmanı…İletişim Çatışmaları ve Empati başucu kitabımdır. Ve yardım isteyen velilerime önerdiğim bir kaynaktır. Gündelik hayatımızda eşimize, komşumuza, çocuklarımıza, anne ve babamıza karşı uygulayabileceğimiz küçük ileitşim oyunlarını veriyor Üstün Hoca.

Bu akşam Blogumu fazlasıyla besledim, beslerken de dinlendim.

Arkası yarın:))))

>KÜLTÜR TURU DÖNÜŞÜMLERİ

Yayınlandı: 23 Ekim 2007 / GEZDİM-GÖRDÜM

>Bu bayram Bozcaada-Assos-Truva turuna çıktık. Başta İzmit’ten çıkmayı planlamıştık fakat dönüş Tekirdağ üzerinden olduğu için arabamızla İstanbul’a gidip yine istanbul’dan döndük. Tatilin başlangıcı zaten bize yetti de arttı bile.

Arife günü -patronum sağolsun- yarım gün çalıştığım için öğlen eve gidip karnımızı doyurup, bavulu kapatıp, duş alacak hatta bir şekerleme yapacak vakti bile bulabildik. Tatil dolayısıyla yolların kalabalık olacağını düşünerek yola erken çıktık. Ama otobana girdiğimizde yol tersine istikamette kalabalıktı. Bayram başında Ankara yönüne gidenler bayram dönüşü İstanbul otobanında uzun uzun (hatta benim gibi yolların fatihi bir insan için bile gördüğüm en uzun konvoydu diyebilirim) ışık selleri oluşturmuştu. Vee az önce de söylediğim gibi biz bu trafiğin tersi yönünde olduğumuzdan giderken de dönerken de hiç trafiğe takılmadık:))

Gezimizin başlangıcında Bozcaada’ya geçmek için Geyikli iskelesinde beklerken hava durumununda bizi şımartması nedeniyle tatilci moduna çoktan girmiştik. Bozcaada’yı gezerkense -henüz tatilimizin ilk günüydü- kendimizi haftalardır tatil yaparmış gibi hissediyorduk. Adaya çıkmadan önce denizlerin fatihi kocam- daha bir hafta önce bu sularda seyir yaparken şimdi gezmek için feribottaydı- bana Çanakkale Boğazı girişini göstermeye çalışıyordu. Ada uzaktan adı gibi boz bir görünüme sahip. İlk durağımız adadaki rüzgar tribünleri oldu. Adaya gelmeden önce karşımda daha romantik rüzgar gülleri görmeyi ummuştum. Ama gördüklerimiz elektrik enerjisi üretmek için kurulmuş olan devasa büyüklükteki tanesi 1 milyon doları bulan tribünlerdi. Bende hayal kırıklığı yarattıklarını söyleyebilirim. Ben Don Kişot’un yel değirmenleri gibi nostaljik güller de hayal etmiştim…:)))

Bozcaada şirin dar sokaklara sahip bir ada. Ada iki bölümden oluşuyor. Rum ve Türk mahallesi. Rum tarafında eski yapıları daha fazla korunarak restore edilen evler ve pansiyonlar göze çarpıyor. Rum mahallesinde ara sokaklarda gezinirken iki yaşlı amca nereden geldiğimizi, beğenip beğenmediğimizi sordu. Ada halkını çok misafirperver bulduk, teşekkür ediyoruz kendilerine ve kesinlikle bir kez daha gelme planları yaparak ayrılıyoruz mahalleden…

Öğlen yemeğimizi açık havadaki tahta masalarda yedik. (Menümüzde çiğ börek ve bira vardı.)

Turun güzellik anlamında gün geçtikçe güzelleşeceğinden habersizdik. 2. gün Assos’un virajlı yollarında benim midem bulansa da Behramkale köyünü görünce zamanın dışında hissettik kendimizi. Assos un yaz tatili için iyi bir fikir olacağı kanaatinde değilim. Çok ufak bir yer ve ben orada boğulduğumu hissettim. Behramkale köyünde Socrates’in felsefe okulunu, antik kenti, tarihi su sarnıçlarını gezdik.

Tepeye ulaştığımızda inanılmaz bir Kuzey Ege manzarası vardı karşımızda. Kara bulutlardan ötürü görüntüler muhteşemdi…

Bu arada atlamadan tanıtmak istediğim bir Cumhuriyet öğretmeni var. Adı Alibey Kudar. turumuzun 2. gün programında Alibey’in yaşatmakta olduğu Tahta kuşlar müzesi vardı. Rehberimiz Cengiz’in anlattığı Hasan Boğuldu efsanesini dinlerken Kaz Dağının eteklerinde, virajlı yollardan sonra ulaştık bu müzeye.

2. gün böylece bitti. Ama tur için bizi asıl cezbeden son günün programıydı.

Tarihi Gelibolu yarımadası hem Alper hem de benim görmek için can attığımız ve gezerken de tüylerimizin diken diken olduğu, gözlerimizin nemlendiği bir yer oldu…

Her bir subayının şehit olduğu, Atatürk’ün “Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum” diyerek görevlendirdiği 57. alay şehitliğini gezerken tüylerimiz diken diken oldu. Şu an bu alayın anısına ordumuzda 57. alay bulunmamaktadır.

Her Türk gencinin gezip görmesi gerekiyor. Sözlerle anlatmak mümkün değil… İnkılap tarihi dersinin bir bölümü kesinlikle orada geçmeli, müfredata şehitlik gezisi de eklenmelidir.

Eklenmelidir ki geleceği emanet edeceğimiz gençler de bu toprakların ne canlar pahasına korunduğunu görebilsinler, vatanlarının her bir karış toprağının önemini kavrayabilsinler…

Yüce önderimiz Atatürk’ü anmak yerine anlamayı tercih eden eşimin bir yazısını onun izniyle yayınlamak istiyorum:

KURTULUŞ
“ Üç yüz elli kişilik Türk subay ve erat kafilesi, her an bir şehit ve yaralı vererek ve gittikçe azalarak Kordonboyu’ndaki ölüm yürüyüşünü bitirmeye çalışıyordu.Bu gerçekten bir ölüm yürüyüşüydü.Büyük kışlanın cümle kapısından pasaport dairesi önüne varıncaya dek bu üç yüz elli kişinin sıfıra indirilmesi için kesin karar alındığı belliydi.Rum kalabalığı içinden fırlayan bir erkek ya da kadın sık sık subayların ve erlerin üzerine ateş ediyordu.Kafile koşar adım ilerlemeye başladı.Başlarından,kollarından ve bacaklarından kurşun,demir,sopa,zincir, ve süngü yarası almış bir çok nefer koşar adıma uyamıyor;sendeliyor,düşüyor, ve göğsüne şimşek gibi saplanan süngüler altında sıcak kanlarıyla yağmur sularını kızartıyordu.Tam pasaport dairesinin önüne varılmıştı ki,rıhtıma yanaşmış bulunan leon torpidosunun erleri bu dolu kasırgası altında koşan yaralı kafilenin üzerine nordanflit ateşi yağdırmaya başladılar;erler gülerek, kahkaha atarak ateş ediyorlar ve kanlar içinde bağırarak yerlere yuvarlanan Türk askerleri canlı kalmasınlar diye yeniden delik deşik ediyorlardı.”(1)
Bu ruh hali ve işgal mantığıyla başlamıştı İzmir’in Yunan işgali. Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşımını yıllar önce tasarlayan işgal devletleri, planlarını uygulamaya Ege Bölgesi’nden başladılar.
Mütareke basınıyla ortak hareket eden İstanbul’un sözde yönetimi ise hiçbir şeyden habersiz, Almanları ve İngilizleri mutlu etmenin yöntemlerini arıyorlardı.Unuttukları tek bir şey vardı. Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve onun eşşiz Türk halkı!1897’de başlayan Türk –Yunan Savaşı’na katılmak için henüz bir askeri lise öğrencisiyken vatan aşkıyla tek başına Yunan sınırını aşarak savaşa katılmak için yola çıkan Mustafa Kemal’in ruhuydu hesaba katılmayan.
Dolmabahçe önlerinde demirleyen zamanın emsalsiz zırhlıları, Gazi’nin şu sözleriyle değersiz kılınmıştı:
“Bunlar, işte böyle.Yalnız demire,çeliğe ve silah kuvvetine dayanırlar.Maddeden başka bir şey bilmezler.İstiklal ve hürriyet uğruna mücadeleye azmetmiş bir milletin kudret ve kuvvetini idrakten acizdirler.Biz,silah ve cephane değil,ideal ve iman götürüyoruz.”
Samsun’a çıkan heyetin ruh halini en iyi şekilde tanımlamıştı Mustafa Kemal.
İşgal tüm hızıyla başlamış ve alev almıştı. Hemen her bölgede işgal güçleri her türlü kötü muameleyi uygulamaktan çekinmiyordu. İlk zamanlarda pasif bir direniş hüküm sürmekteydi. Türk ordusunda bozulmalar başlamıştı ve Mustafa Kemal Atatürk’ün de belirttiği gibi asıl sebep ordunun iyi sevk ve idare edilememesiydi. Atatürk Türk askerinin iyi sevk ve idare edildiğinde dünyayı hayretler içinde bırakacak kahramanlıklar yarattığını Çanakkale’de, Trablusgarp’ta, Şam’da görmüştü.Bu milletin 26 Ağustos’ta da aynı ruhu harekete geçireceğinden emindi.Bunun için tek bir şey lazımdı.Cephede yetişmiş tecrübeli kumandanlar!26 Ekim 1920’de Yunanlılar ile Ethem bey kumandasındaki Türk direnişçilerin savaşında Yunanlılar Uşak’ın beş kilometre kuzeyine kadar püskürtülmüştü. Kendilerinden kat kat üstün olan, tam teçhizatlı yunan ordusuna karşı savaşan kahraman Türk askerinin büyük bir kısmı yalın ayak savaşmıştı.11 Ocak 1921’de Yunan megalo ideasına ilk yumruk ise İsmet Paşa tarafından 1. İnönü zaferi ile vuruluyordu.1 Nisan 1921’de İsmet Paşa bir kez daha sahneye çıkıyor, zorlu bir savaştan sonra yalnız düşmanı değil,bir ulusun makus talihini de yeniyordu.Düşmanın işgal hırsı,Türk milletinin azim ve hırsına her zamanki gibi yenik düşmüştü.1921 Temmuz ayında General Papulas 80.000 kişilik bir kuvvet ile tekrar saldırıya geçti.
Napolyon’un Moskova Savaşı’nda söylediği “Düzgün bir çekiliş zafer kertesinde önemlidir.” öğretisinden hareketle Türk ordusu Sakarya’nın batısına çekildi. Çekilme esnasında Mustafa Kemal “Bu düşman güçlerini mutlaka yeneceğiz ve yok edeceğiz” diyerek zaferden ne kadar emin olduğunu bir kez daha vurguluyordu.23 Ağustos 1921’de 7 tümen komutanının şehit olduğu, 22 gün 22 gece süren dünyanın en uzun meydan savaşı yunan saldırısıyla başladı. Savaşın ilerlemesiyle yunan kuvvetleri takviye alamamanın sıkıntısını hissetmeye başlamışlar, cephanesi hızla tükenmekte olan Türk askerinin süngü hücumu karşısında bocalamışlardı. Yüzbaşı Fazıl’ın kullandığı, kanatları durmadan patates ezmesiyle yapıştırılarak onarılan ve 20 yunan uçağına karşı kullanılan tek Türk savaş uçağının yaptığı keşifler, Türk karargahını rahatlatıyordu. Nihayet 13 Eylül 1921’de kesin zafer Türk ordusun oldu.Sakarya zaferinden sonra kazanılacak son bir savaş daha kalmıştı. Tüm hazırlıklar bu zafer için planlanmaktaydı. Bu savaşın sonu, işgalin başladığı yer olan İzmir’de son bulacaktı. Yaklaşık 1 yıl süren bir hazırlık sürecinden sonra,26 ağustos 1922 sabahı saat dördü çeyrek geçe Türk topçusu tarafından atılan on buçukluk bir obüs topu saldırıyı başlattı.Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün emri gereği tek mermi kalıncaya kadar düşmanla savaşılacak,tüm ihtiyaçlar düşmandan karşılanacaktı.Kocatepe’de bu zafere tanıklık edecek olan Sovyet elçisi Medivani ve Sosyalist Azerbaycan Cumhuriyeti’nin elçisi bulunuyordu.Aşılamaz denen tel örgülerin ,Türk askerleri karşısında nasıl eriyip gittiğine şahitlik ediyorlardı.Kalecik Sivri’sinin tepesine dikilen dev gibi anlı şanlı Türk Bayrağı’nı gören Türk neferleri,”Allah , Allah” naraları atarak çağlayan gibi Yunanın üzerine aktı.Öyle bir gururdu ki bu zafer, söz verdiği halde yarım saat içinde Çiğiltepe’yi alamayan tek başarısız tümen komutanı Albay Reşat Bey’in kendini öldürmesine sebep olmuştu.
Gazi Mustafa Kemal,tüm düşman kurşunlarına her şeyini siper eden bu emsalsiz Türk askerine duyduğu sonsuz saygıdan dolayı savaşı daima onların yanından takip ediyordu.
”Hacı anesti!Mağrur kumandan!Neredesin?Gel de ordularını kurtar!” diye haykırarak son darbeyi düşmana indirdi.
Başkomutanlık Meydan Savaşı kazanılmıştı.
Dumlupınar zaferini takip eden günlerde Mustafa Kemal’in “İlk hedefiniz Akdeniz’dir, İleri”emrini alan Türk Ordusu 9 Eylül’e kadar tüm yunan işgalcileri ve onun emperyalist işbirlikçilerini Adalar Denizi’nin mavi sularına döktü.
Başarı ve gururla dolu olan şanlı Türk tarihimizin bize miras bıraktığı vatan aşkının gereği bir kez daha yapılmıştı. Biz Türk gençliğine düşen görevin nasıl yapılacağı konusunda incelememiz gereken en iyi örnek, mazlum devletlerin kazandığı ilk ulusal savaş olan Kurtuluş Savaşıdır. Geçmişte olduğu gibi gelecekte de, yurdumuzun üzerinde yanan en son ocak sönmedikçe ülkemizi, damarlarımızdaki asil kandan kudret alarak savunmaya ve bu uğurda ölmeye devam edeceğiz.
Ellerine sağlık Alper’ciğim:))

>NEDEN BLOG?!

Yayınlandı: 23 Ekim 2007 / KATEGORİZE EDEMEDİKLERİM...

>Eveeet sevgili blogcum bu seninle 2. günümüz ama sana şimdiden çok alıştım.

Şimdi durup dururken bu blog fikri nereden doğdu hemde benim gibi “ingilizce ve internet” özürlüsü bir insanın nasıl bir sayfası olabilir diye aklına gelebilir.

Herşey Bozcada-Assos-Truva turu yüzünden oldu. İnsan yoğun tempoda çalışırken hayatı ıskalayabiliyor ya da o tempoya o kadar alışıyor ki hayatını sorgulamak, ona daha yakından bakmak gibi bir düşünce akla gelmiyor. Değişik bir şeyler yapmak isteği, kendini anlatmak, kendini gerçekleştirmek. Ya da planların hakkında bir şeyler yazınca o işin daha da meşru hale gelmesi…

Buraya uzun, teması olan konular hakkında yazılar döşenmek istemekteyim. Geçen yıl bir ara şiir de yazmaya başlamıştım. Vakit buldukça onları da yazmaya çalışacağım. Bunun haricinde ne yer, ne giyer, nasıl yaşar, nelere kafa yorar ya da takar bunları da aktarmaya çalışacağım.

İşim dolayısıyla başıma gelen ilginç olayları anlatmak da istiyorum. ( başıma gelenler gülünç’den çok trajik oluyor:()

başlangıç olarak bu kadar… blog’a ayıracağım zamanların daha fazla olması dileğiyle:)