Haziran, 2009 için arşiv

>BANA İYİ GELEN KİTAP: AŞK

Yayınlandı: 30 Haziran 2009 / OKUDUM-SEVDİM

>Bu kitapla tanışma hikayem biraz değişik oldu. Gerek televizyon gerek gazete ve gerekse arkadaş çevresinden kitabın güzel olduğuna dair yorumlar duymuş fakat aklıma daha önce başlayıp da bitiremediğim Elif Şafak kitapları gelmişti. Tatile çıkmadan önce kitabı almak niyetindeydim fakat kütüphanede yoktu. İçten içe okumayı istememe rağmen özellikle satın almak için bir girişimde bulunmadım. Derken ben elimde bir başka kitapla tatile çıktım. Tatildeki ilk günümüzde otelde gezinirken bir kitaplık olduğunu gördük veee işte orada pespembe kapağıyla kitap bana bakıyor.Hayatımızdaki “çekim” kuralı işliyor bir kere daha ve ben Elif Şafak’ın son romanı “aşk” la tanışıyorum.

Kitabı kesinlikle tavsiye ederim, son 50 sayfada ağladım, şimdiden uyarayım şayet benim gibi kamuya açık yerlerde okuyacaksanız hazırlıklı olunuz. Ve kitabı okurken yanınızda kalem- post it tarzı birşeyler bulundurun, çok seveceğiniz diyaloglar olacaktır; geri dönüp bulmak zor oluyor.
Yazımın bundan sonraki bölümünü kitabı halen okumamış ve okumayı düşünen kişilerin okumaması daha iyi olur.

Aşk romanı iç içe geçmiş iki kitaptan oluşuyor aslında. Kitabımızın ana kahramanlarından Ella üç çocuklu, eşi üst düzey gelir sahibi diş doktoru olan bir ev hanımı. Hayattaki amacını “mutlu” bir aile kurmak olarak gören, yüksek öğrenimli bir bayan. Fakat bu mesut aileyi yaratabilmek amacıyla benliğinden ödünler vermiş birisi (bu açıdan bakınca dünyanın her yerinde ve her zamanında kadınların yapmış olduğu fedakarlıkların ortak olduğu göze çarpıyor). Gün geliyor Ella artık çocukların büyüdüğünü düşünerek iş arayışına girişiyor. Yayınevinde işe başladığında ilk görevi, ismi hiç duyulmamış bir yazar olan Aziz Zahara’nın “Aşk Şeriatı” adlı romanını okuyup bu roman hakkında bir rapor hazırlamak. İşte olaylar bundan sonra gelişmeye başlıyor.

Bir kere aşk şeriatına bayıldığımı söyleyebilirim. İçindeki hikayeler olsun, Şems’in 40 kuralı olsun tekrar tekrar okumak isteyeceğiniz türden.
Aşk, insanın hayatının farklı zamanlarında okuduğunda farklı anlamlar çıkarabileceği bir roman olmuş. Nasıl Orhan Pamuk “Masumiyet Müzesi” ile bendeki antipatikliğini yerle bir ettiyse Elif Şafak’da aynısını Aşk’la yaptı.

Bu arada kitabın kapak rengi sebebiyle okumaktan çekinen erkek okuyucular varmış ve bu sebeple romanın bundan sonraki basımları kül rengi olacakmış. (kitabın kapağındaki pembenin tonu, kalp çakramızın rengi imiş. Ki bu renk beni her zaman kalbimden vurmuştur:))
Sonuç itibariyle, kesinlikle okuyun sevgili okuyucular pişman olmazsınız…

>GERÇEKTEN "MAGIC" LIFE

Yayınlandı: 28 Haziran 2009 / GEZDİM-GÖRDÜM

>Bu tatile çıkmadan önce kafamda yığınla tereddüt vardı. Nerden çıkmıştı ki şimdi bu durup dururken. Hele hele şu içinde bulunduğum haleti ruhiye göz önünde bulundurulursa nereye gidersem gideyim “iyileşemeyecektim”. Yanılmışım. Bu tatil bana çok iyi geldi.

Magic life’ın Kemer’deki tesisi öyle devasa boyutlarda bir yer değil. Küçük ama mekan işlevsel kullanıldığından bir çok hizmeti ve doğal güzelliği bir arada sunabiliyor. İsteyene hamak keyfi, isteyene çimlerde ağaç gölgesi, isteyene kumlarda haşlanma-iskelede püfürdenme ya da havuzbaşında gevreme imkanı veriyor.Bir kere kapıdan girer girmez personelin güleryüzü sayesinde kendinizi özel hissetmeye başlıyorsunuz.

Elimizden bavulları alıp, buz gibi portakal sularımızı tutuşturduklarında yüzüme kocaman bir tebessüm konmuştu bile. Yanlız burada ingilizce ya da almanca konuşmanız şart zira meramınızı anlatacağınız çevredeki hemen tüm “entertaiment& activities” sorumluları yabancı menşeili insanlar.

Herşey dahil konseptinde kafada soru işareti yaratan olay “ya şimdi 7-8 gün sıkılır insan aynı tesiste” sayıklamalarıdır. Fakat M.L. Kemer’ de sörf-yelken-dans-dağ bisikleti-step-tai chi-okçuluk-tenis gibi spor imkanları gayet işlevsel. Hakkında hiç bir şey bilmediğiniz bir dal hakkında işin uzmanından ders alarak fikir-pratik sahibi olabiliyorsunuz.

Ben tenis- sörf kurslarını denedim. Sörfte başarısız ilan ettim kendimi fakat tenise Gölcük’te de devam etmek istiyorum. Evin çevresinde bir dolu tenis kort var ve ben bu tatilde aldığım dersten önce tenise çok da sıcak bakmıyordum. Özellikle stres atmak için süper bir yol sinir olduğun bir olay- ya da kişiyi düşünerek vurmak topa çok keyifli geldi:) Tenis ve sörfün haricinde bir de havuzda tüplü deneme dalışı yaptık. Bu da keyifliydi ama tüplü dalışa bayıldığımı söyleyemem. Nefes alamayacak olma korkusu + kulağımdaki problem yüzünden bu fotoğrafla tüplü dalış kariyerime başladığım yerde veda ediyorum.

En güzel tarafı ise illa ki de katılın bu etkinliklere diyerekten kolunuza yapışan animatörlerden ziyade işini profesyonelce yapmaya çalışan ciddi insanlarla muhatap olmanız.

Yemek konusu bir başka tereddüt kaynağıdır bu tarz yerlerde ama bu tesiste bunu da çözmüşler. 8 günde 4 kilo aldım dersem bir anlam ifade eder herhalde.
Şimdi tartıya korkmadan çıkabilmem için kendime 10 gün müsade ediyorum.
Kıssadan hisse, tatil yapmayı düşünüyor ama bu sırada çocuk ağlamaları, animatör taşkınlıkları, asiti kaçmış bira-kolalara maruz kalmak istemiyor, ben yüzeyim, odam mis-pak olsun, lezzetli yemekler yiyeyim, sıkılırsam sporumu yapayım, e akşamları da sihirbazlar olsun, dans gösterileri olsun bi de karaoke fırsatım olursa tadından yenmez derseniz buyrunuz M.Life Kemer’e…

>CEP

Yayınlandı: 19 Haziran 2009 / OKUDUM-SEVDİM

>
Son okuduğum kitap , evden henüz çıkıp insanlarla yüzleşebilme gücüm olmadığında babam dan rica edip, kütüphaneden aldırttığım bir kitap. Çabuk okunabilir ve okumak için fazlaca bir konsatrasyonun gerekmediği yazarlar olarak aklıma Grange ve Stephen King gelmişti. Babam kütüphaneden aradığında saydığı tüm Grange romanlarını okuduğum için Stephen king romanı al dedim.
S. King in son romanı Cep, günün birinde Cep telefonlarından yayınlanan “delirtici” bir frekansın tüm ülkeyi nasıl alt üst ettiğini anlatıyor. Günlük yaşamın vazgeçilmezi olan cep telefonları hayatımızı kolaylaştıran bir araç mı, yoksa kıyametin habercisi mi sorusunun yanıt bulduğu romanda cep telefonu kullanmayı reddedenlerin bir bakıma ödüllendirildiğini anlıyorsunuz hayat tarafından.
Açıkçası kitaba nasıl başladım nasıl bitti anlamadım sürükleyici bir roman. Tatil için aldığım kitap ise “olasılıksız” ne zamandır herkesin elinde görüp merak ettiğim bir kitaptı. Tatil maceraları ve “olasılıksız” hakkındaki fikirlerimi yaklaşık 10 gün sonra yazmayı planlıyorum.
Çabuk unutan bir insan olarak artık okuduğum kitap, gezdiğim yer, yaşanan günlük olayları burada “biriktirmeyi” planlıyorm.
Bu sözü de kendime bilmem kaçıncı kez veriyorum ama artık gerçekten de fazla zamana sahibim. Belki de aksatmamayı becerebilirim.

>Nerden başlasam, nasıl anlatsam bu hikayeyi… çabucak geçen zaman mı beni yoran, büyük kaybım mı; bu kadar içindeyken insan hala kederin ayırt edemiyor acının kaynağını.
Oysa ne emekler, ne umutlar ne büyük bir mutlulukla beklemiştik onları.
2009 uğurlu geldi dedik. Benim atamam oldu, yeni bir eve taşındık, en önemlisi canımız ikizlerimiz dünyaya gelecekti.
Terslikler bırakmadı peşimizi şimdi ben anlatmak bile istemiyorum aslında. Bu derin keder biliyorum son nefese kadar bırakmayacak peşimizi.
yaşamaya devam ediyoruz. bense yazmaya.
güzel günler
yakın mıdır?
Nedense aşağıdaki şarkıyı dinlerken bu olay hakkında yazabiliyorum ancak; ve bir önceki şiir de anlatıyor her şeyi. Kelimeler yetmiyor anlatmaya, anlatmaya çalıştıkça sıradanlaşıyor sanki yaşananlar; işte bu yüzden ben hala konuşamıyorum bu konu hakkında…

http://www.dailymotion.com/video/x61ogg_mercan-dede-ceza-800_music

>
Çizebilseydim,
Bahar olacaktı yüzünüz…
Yazabilsem,
En uzunu şiirlerin…
Olmadı, beceremedim…

Seni olmadığın zamanlarda da sevmiştik,
Olmadığın baharlarda da…
Ama hiç bu kadar telaşlanmamıştık.
Beklememişiz üstelik birbirimizi…

Ayrı ayrı akmıştı göz yaşlarımız.
Ben, asırlardır okşamamıştım yanağını,
Senin yüzün ağlamaktan yorulmuş…
Ama yine de

Bir, yüzün vardı görmediğim,
Bir, sesin…
Hiç duymadığım…
Kokunu çiçeklerle tanımlayamazdım.
Dokunmadım, bilemezdim
Ellerinin beyazlığını.
Hangi şarkının neresinde,
Hangi şiirin en sevdalı sözünde
Çıkacaktın, bilemezdim.
Dilimin ucundaydın hep,
İşte; şimdi düşüverdin!

Unuttum, bana ne vakit gelmiştin,
Saklayacaktım seni.
Yüzün gözümde kalacaktı.
Bilmeyecektin böylesine sevildiğini.
Uykusuz gecelerimde büyüyecek,
Sensiz sabahlara uyandığımı duymayacaktın…
Olmayacaktın sıradan…
Eskitmeyecektim sevdamı…
Yoksa yine mi beceremedim?

Ben, bir bu dağları eskitemedim,
Bir de sana düşmüş yüreğimi…
Gittiğim yolları hiç hesaba katma!
Düşünü görmediğim uykular zaten haram.
Gökyüzünü boyayacak zaman da kalmadı…
Haydi sar kollarını…
“Ayrılık” diyeceğim,
Dilim varmıyor…


Ve ben hala üşümekteyim
Sensizlikten.
Düşlerimi hiç terketmedin…

Bu hikayenin gecesini uzun yazdım…
Bir tek, elin kalacak elimde.
Sıcak tut, söndürmesin terim.
Kapat gözlerini,
Sabahı geciktirelim…

Yaşlı yüzümü değdirmek için yüzüne,
İlişmek için gözüne,
Ben yaktım ışıkları…
Uzaktan sevmenin çok ağırmış faturası.
Düşünsene, nasıl uzun beklemişim…
Bağışla meleğim, ben geciktim…

Korkunun bittiği yere
Yazdım adını,
Dağların en kuytu yerine…
Sonsuzluk değildi beklediğimiz,
Bir parça “mutluluk” diye diretmiştik.
Çok mu geldi bilmem ki
Tanrının gözüne…

Eskidi saatler.
Zamanı geldi,
Yeniden düşmeliyim yollara…
Geceler sırtımda.