Temmuz, 2009 için arşiv

>GECEYARISI BARBUNYASI

Yayınlandı: 23 Temmuz 2009 / YEMEK YAPTIM/YEDİM

>Bugün Alper nöbetçi olduğu için dışarıda halletmem gereken işler için kendimi evden 11.00 de attım. Hesapta kuaföre gidip dip boya yaptırmak oradan telekom ve kütüphaneye uğramak vardı. Fakat evdeki hesap çarşıya tam anlamıyla uymadı.

Kuaför koltuğuna 11.45 civarı oturan ben 17.20’de kalkabildim. Bayıldım-çatladım-patladım afakanlar bastı. Sonuç: saçlarım şu an iki renk. Yani ben bile inanamadım yaptırdığım şeye ama bu konularda artık daha az takıntılıyım. İnsan hayatta ne kadar darbe alırsa o kadar umursamaz mı oluyor ne? Şimdi meraklananlar için bir fotomu ekliyorum ama daha sonra kaldırabilirim de o yüzden bazı şanslılar görebilecek yalnızca.

Şimdi başlık ne alaka diye düşünenler olabilir. Saat 18.00 gibi eve gelip balkonları yıkayıp, nevresimleri değiştirip, çamaşır makinesini çalıştıran ben, gece 00.30 da bir de üzerine barbunya pilaki pişirdim. Nefis oldu. Tüm bu çabamın sebebi yarın sabah 09.00 da yüzmeye gidecek olmamdır. Öğlen yemeğine eve gelecek kocama yemek hazırladım akşamdan.

Yapmayı bilmeyenler vardır , 1 kilo barbunyayı önce üzerine çıkacak kadar suda kaynatın. Bir yandan düdüklünün altını yakıp 1 çay bardağı sıvıyağda 1 soğan, 1 havuç, 2 domates rendesi, 3-4 biberi kavurun azıcık. Sonra haşlanan barbunyaları yıkayıp düdüklüye ekleyin, 1 adet kesmeşeker ve tuzunu koyun. Azıcık da sıcak suyunu ekleyip 15 dk. ya ayarlı düdüklüde pişmeye bırakın.

Şimdi burada en büyük marifet Clipso tenceremde itiraf etmeliyim. Alet işler el övünür misali… Bende gece 01.00 de elimde fotoğraf makinesi pek beğendiğim barbunyamın fotoğrafını çekerken kendimi bi tuhaf hissettim bu arada paylaşayım dedim.

Reklamlar

>Edith Piaf

Yayınlandı: 22 Temmuz 2009 / İZLEDİM-İZLEYİN

>
Alper’ le akşam 8′ de spor salonuna gitmiş, o basket maçını yaparken ben koşu bandında 40 dk. kondüsyon tutmuştum. Eve gelince o koltukta uyuyakaldı bende elimde kumanda gezinirken Goldmax‘ e takıldım.

Şarkılarını her ruh halimde severek dinlediğim Edith Piaf’ın hayatını anlatan filme işte böyle rastladım. Hatta bu romantik görüntülü fransız filminin Edith’ in yaşam öyküsü olduğunu anlamam biraz zaman bile aldı.

Gerçek ismi Edith Giovanna Gassion olan Edith Piaf’ın yaşam öyküsünü anlatan film “La vie en rose” tam anlamıyla yürek burkuyor. Zaten o şarkıların o sesle nasıl söylendiğini anlayabilmeniz için Edith’ in neler yaşadığını bilmeniz gerekiyor.

Gece kulüplerinde şarkıcılık yapan annesi Edith’e bakamayınca genelev işleten büyükannesinin yanına gönderiyor küçük-hasta kızını. 4 yaşında geçirdiği menenjit hastalığı yüzünden gözleri görmeyen küçük Edith 2 yıl sonra mucizevi bir şekilde iyileşiyor. Bundan sonra gezici sirklerde cambazlık yapan babasıyla gezmeye başlayan Edith, 9 yaşından itibaren sokaklarda şarkı söyleyip bozuk paralarla yaşamaya ve yaşlanan babasına da bakmaya başlıyor.

Yine birgün sokakta şarkı söylerken bir kabare sahibi tarafından keşfedilmesiyle hayatı değişiyor. Artık daha “iyi” yaşam koşullarına kavuşan Edith‘in fırtınalı hayatı ne yazık ki burada sona ermiyor.

Başından bir çok aşk, savaş, şanssızlık, hastalık geçen Edith, şarkı söyleyemeyecek kadar hastalanmasıyla hayata küsüyor. 47 yaşında Olimpia‘ da vereceği konser hayali ile hayata veda ediyor.

Keşfedildiği 21 yaşından 47 yaşına kadar Fransa’nın idolü haline geliyor.

Fransızların minik serçesi Piaf’ı keşfeden kabare sahibi Lepplee rolünde Gerard Deperdieu’ yu zevkle izledim.

Edith’ in hayatının son demlerinde seslendiği non-je-ne-regrette çalarken gözyaşlarımı tutamadım.

Siz de dinlemek isterseniz kapatın gözlerinizi, unutun her şeyi veee tıklayın

>KABAK

Yayınlandı: 22 Temmuz 2009 / YEMEK YAPTIM/YEDİM

>
Evde vakit geçirmeye başladığımdan beri her salı kurulan semt pazarına çıkıyorum. İnsan tezgahlarda rengarenk sebze ve meyveleri almadan duramıyor. Ama plansız yapılan alış-veriş sonunda da buzdolabında ya yer kalmıyor ya da sebzeliğin “derinliklerinden” çürümüş şeftali-kayısı-maydonoz bulabiliyor ve aslında o şeftalileri ne büyük bir iştahla yiyebileceğimi düşünerek hayıflanıyorum. Bu durumun önüne geçebilmek için artık pazara çıkan ben, daha kontrollü alış-veriş yapıyorum. Örneğin bu haftanın meyvesi armut ve kayısı. Geçen hafta siyah üzümcüydük.

Şimdi gelelim sebzelere. Kabak benim için her zaman eşittir mücverdi. Yağda kızartılan çıtır çıtır mücverlere hayır diyemem. Fakat Alper kızartmayı pek tercih etmediğinden kabakları değerlendirmenin başka yollarını aradım ve buldum. Bu tariflerin en büyük özelliği tarafımdan test edilip onaylanmış olmaları. 2. tarifi geçen hafta yaptım fakat fotoğrafını çekemeden tükendi. O yüzden 3. foto bu siteden

İlki çok çok basit:

2 kişi için 2, 4 kişi için 4 kabak kullanabilirsiniz. Kabakları traşladıktan sonra yuvarlak yuvarlak doğrayıp, una buluyorsunuz. Daha sonra yağladığınız tepsiye diziyor, üzerine de her kabağın üzerine gelecek şekilde sıvıyağ gezdiriyorsunuz. Önceden ısıttığınız fırında 180 derecede yaklaşık 30 dk. da kızaran kabaklarınızı pilavın, makarnanın yanında garnitür olarak verebilirsiniz. Gerçekten de kolay değil mi?

İkinci Tarifimiz daha da güzel:

Derin bir kapta 1 havuç, 2 kabağı rendeleyip içine önceden harmanladığınız 2 su bardağı un ve 1/2 paket kabartma tozunu dökün. Yine kabın içine 2 yumurta, 1/2 su bardağı sıvıyağ, yarım demet dereotu ve 3-4 taze soğanı kıyıp ekleyip bolca kuru nane, karabiber ve tuzunu koyup karıştırın.

Bu karışımı yağlı kağıt serdiğiniz kare ya da dikdörtgen borcama döküp üzerine de çörekotu serpin. Yine önceden 180 dereceye ısıtılmış fırına verip üzeri kızarıncaya kadar pişirin.

Üzerindeki çörekotları börek havası veriyor, çayın yanında ikram edilebilecek süper bir tat oluşuyor.

>SARSINTILI HAFTASONU

Yayınlandı: 19 Temmuz 2009 / Uncategorized

> <!– /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-parent:""; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 {size:595.3pt 841.9pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;Son bir aydır ilk kez bu haftasonu evde oturmaya karar verince Alper kardeşi ve eşi Gökçe’ yi bize davet etti. Onlar da severek kabul ettiler bu daveti.


Onları İzmit tren garından alıp neşeyle eve geldik. Ben hemen acıkmış karınlarını doyurmak için mutfağa koşup kafamı buzdolabının içine sokup bir yandan da içerdekilere laf yetiştirmeye çalışıyordum ki, acaip bir sarsıntıyla – Alpeeeer!!! diye çığlık çığlığa olduğum yere mıhlanıp kalmam bir oldu. Aman Allahım ne biçim bir sarsıntıydı o öyle… Hem de yıllardır en büyük fobisi deprem olan ben, böyle bir sarsıntı yaşamamıştım. Kendini unutturan sevimsiz deprem o korkunç, soğuk yüzünü bir kere daha göstermişti. Eve gireli daha 10 dk. olmamıştı ki apar topar kendimizi yine dışarı attık.

Zavallı Akın ve Gökçe Allah bilir “nerden geldik buraya şimdi” türünden birşeyler düşünmüş olabilirler. Gerçi aralarında etrafı en çok velveleye veren kişi ben oldum.

Değirmendere sahilinde birşeyler atıştırıp vakit geçirmek için bir çay bahçesine oturduk. Zaten çoğu insan da evlerinden çıkıp bu parklara akın etmişti.

10 yıl önce bir depremde çok büyük acılar yaşayan bir kentte sarsıntı küçük de olsa etkisi büyük oluyor. Daha sonradan öğrendiğimize göre 3,6 şiddetindeki sarsıntının bu denli büyük hissedilmesinin nedeni kırığın yeryüzüne çok yakın mesafede gerçekleşmesiymiş.



Sakinleşince eve dönüp akşam gideceğimiz yemek için hazırlandık. Keyifli geçen yemek ve sonrasında dinlenen canlı müzik bizi kendimize getirdiyse de her kıpırtıda uyanan ben, koca geceyi tavşan uykusunda geçirdim.

Pazar günü ise nefis karışık tostlarımızı yiyip balkon keyfi yaptık. Sonrasında onları yeniden trene bırakmadan önce Gökçe’yle ben biraz alışverişe takıldık ne de olsa alt-üst olan moralimin yerine gelmesi gerekiyordu:)

Şimdi gelelim alış-veriş duyurularına;

Penti markası Nil Karaibrahimgil’li reklamlarıyla ilgimi çekmiş olsa da herhangi bir mağazalarına girip gezmişliğim yoktu. Ama şimdi sıkı durun, bikini almak isteyenler Penti’ye koşsun. Sadece 10-20 tl. ye işinizi görecek mayo-mayokini-bikini bulabilirsiniz. Beklentinizi fazla yüksek tutmayın zira fazla çeşit yok ama varolanlar giyilebilecek nitelikte.

Şahsen ben bir tane edindim. Penti’de aynı zamanda desen desen ince ve soket çoraplar, gecelik ve pijama takımları ve zevkli iç giyimde bulabilirsiniz.

Assortie’de de hediyelik olsun, takıp takıştırmalık olsun bir çok ürün indirime girmiş durumda. Örneğin 3.90 ‘a parmak arası terlik, 10 tl. ye kadar kolye

-küpe-şapka, 20-30 tl. arasında da hoş çantalar bulabilirsiniz. Mallar bitmeden koşun bakalım!

Pazar günü mübarek gecelerden Miraç Kandili’ idi. Gece yatmadan önce duamı edip bir daha depremle korkutmaması için Allah’ a yalvardım.

Depremsiz günler dileğiyle bu haftasonunun kötü yanlarını bir daha hatırlamamak üzere beynimin karanlık odalarından birine hapsediyorum ve yazımı burada bitiriyorum.

>EVDE SİNEMA KEYFİ

Yayınlandı: 17 Temmuz 2009 / İZLEDİM-İZLEYİN

>Yaz aylarında sinemalarda gösterime çok fazla film girmez . Zaten güneşin yüzünü gösterdiği sevimli günlerde de insanlar sinema salonlarına tıkılıp kalmayı pek istemezler. En azından benim için sinema daha çok kış aylarının etkinliğidir. Hal böyle olunca yazın daha çok gösterime girip bir şekilde kaçırılmış filmler gündeme gelir.

Bir yaz günü evde otururken Sex and the city (movie) ye rastlayıp izlemem de movie max sayesinde oldu. 148 dk. süren film, benim gibi evde film izleme özürlü bir insan için uzun süre sayılır. Ben de aslında elimde olmadan filmi 2’ye bölüp izlemiş oldum. İlk rastladığımda Carrie düğünde terkedilip çiçeğini Mr. Big’in kafasında parçalıyordu. Bu bölümden sonuna kadar keyifle izledikten 2 gün sonra da filmin başından Mr. Big’in kafasında çiçek parçalanana kadar izledim; böylelikle hikayenin tümünü görmüş oldum:))

Filmde, Carrie’nin (Parker) Mr. Big’le (Noth) evlilik hazırlıkları ekseninde dört kadının hayatla, erkeklerle, aşkla ve en önemlisi evlilik fikriyle bütünlenen serüvenleri anlatılıyor.

Genel olarak çok eğlenceli olan bu romantik-komedide Carrie’nin iptal olan düğününden sonra, 4 kadının çıktığı “balayı”ndaki “tatil”anlayışı hele hele şu yaz günlerinde bana hiç gerçekçi gelmedi söylemiş olayım. Gittikleri muhtelemen tropikal bir yerdeki süper lüx otelde uzaktan görünen deniz sahneleri beni hiç tatmin etmedi yapımcılara duyurulur:))

En çok tuttuğum sahneler ise, Carrie’nin o muhteşem gelinliği ile göründüğü sahnelerdi. Düğün organizatörü adam Carrie’yi limuzine bindirirken, “kremalı bir pastayı anahtar deliğinden içeri itmeye çalışır gibi hissediyorum” da en tuttuğum replik oldu.

Arkadaşlıklarının en imrendiğim yanı birbirlerinin eksiklerini tamamlayan, kırmadan incitmeden ifade edebilen, her durumda birbirlerine vakit ayırabilen tipler olmaları. Oysa gerçek hayatta çalışma hayatına atılıp aile kuran bizler artık eskisi kadar vakit ayıramıyoruz sanırım “eski” arkadaşlıklara.

Fergie’nin Labels or Love şarkısı ise filme hareket katan favori müziğim oldu ve tabii ki hemen limewire’dan yardım istenip indirildi, bir güzel dinlendi!

Aranızda bu filmi hala izlememiş olanlar varsa ve romantik komediden hoşlanıyorsanız digitürküm de var diyorsanız buradan diğer gösterim günlerine ulaşabilirsiniz. Dvd sini kiralamak da bir alternatif olabilir. İyi seyirler…

>EV LİMONATASI

Yayınlandı: 17 Temmuz 2009 / YEMEK YAPTIM/YEDİM

>


Yaz-kış farketmez nescafe, cappuccino, ice tea, vişne suyu yeterki asitsiz bir içecek olsun bütün gün yemek yemeyi unutabilirim. Ama bir tanesi var ki onun yeri çok özel.: Ev yapımı Limonata.

Tarifi anneme, hatta babama ait. Babamın ben anaokulundayken işlettiği Söğüt Büfe’de satılan limonata bu.

Hazır satılan meyve sularından çok içtiğinizde hem ağzınızda tuhaf bir tat oluşur, hem de şahsen benim içim pek rahat etmez. Şimdi bunun içinde 100 bin çeşit katkı maddesi vardır diye düşünürüm. Günde 1 adet nescafe ya da cappuccinom vardır. Onu afiyetle içerim. Ama 2. bir kupa hem uykumu kaçırır hem de selülit belasına her kadını bir adım daha yaklaştırır.

Bir de limonata var ki, ani bir misafir geldiğinde, canınız soğuk birşeyler çektiğinde istediğiniz kadar içebilceğiniz bir tattır. Yapımı çok kolay: Gece yatmadan önce 5 adet limonun kabuklarını şöyle üstten rendeleyip limonları da çayın içine atacakmış gibi bir tencerenin içine küçük küçük doğruyoruz. Rendelediğiniz kabukları da tencereye koyuyoruz. Üzerine 2 su bardağı tozşeker ve 2 su bardağı su ekleyip buzdolabında beklemeye bırakıyoruz. Sabah kalkınca da tencereye 1 bardak daha su ekleyip elmizle iyice yoğurup tel süzgeçten bir sürahiye boşaltıyoruz.

Hazırlanan bu karışım limonatanın özüdür. İçeceğiniz bardağın büyüklüğüne ya da istediğiniz tatlılık oranına göre 1-2 parmak bu özden koyup üzerine su ekliyor, ikram edip tüm övgüleri topluyorsunuz.

>ŞABLON KRİZİ

Yayınlandı: 16 Temmuz 2009 / BUNA TAKTIM

>

Bir kaç gündür şablon krizim vardı. Ne yapsam olmuyor, 10 dk. da bir şablon değiştiriyorum. Eskaza dün bloguma ilk kez bakanlar olduysa 10 dakika aralarla çok farklı site şablonları görmüş olabilirler:))

Klasik şablonları denedim öncelikle. Klasikler üzerinde düzenlemeler yaparak özgün hale getirmeye çalıştım ı-ıh içime hiç mi hiç sinmedi. İnternetten arayınca bir çok site buldum fakat bazılarının kodları yanlış çıktı bazılarını ise ben indiremedim.

Bir o şablonu deniyorum bir bunu yok içime sinmiyor bazısı fazla renkli bazısı da fazla solgun oluyor, tam oldu diyorum bu sefer renkler uyumsuz görünüyor. En sonunda Alper’i de çıldırttım. Diyelim ki bir şablonu beğendim ama bu sefer de yüklemede sorun yaşıyorum: Alpeeeer!
Ya da şablonu oluşturdum ama bakalım farklı bir göz nasıl görecek yine: Alpeeeer!

Neyse sorun çözüldü. Mavi kuşum pek bir uğurlu göründü gözüme. İlk görüşte vuruldum galiba. Evet evet, denediklerim arasında en çok bunu beğendim.

Şimdi olur da aranızda şablon değiştirmeye niyetlenenler vardır, siz fazla uğraşmayın diye en çok beğendiğim 3 şablon sitesinin bağlantılarını verip kaçıyorum.

http://www.pyzam.com
http://blogger-templates.blogspot.com/
http://mashable.com/2007/09/13/blogger-templates/