Temmuz, 2009 için arşiv

>REJİM VE POĞAÇA

Yayınlandı: 14 Temmuz 2009 / YEMEK YAPTIM/YEDİM

>
Uzun zamandır istememe ve çok sevmeme rağmen mayalı hamurdan bir şeyler yapamamıştım. Hamileyken aldığım kilolar, sonrasında da dikkat etmeyince özellikle de tatil esnasında üzerine bindirmeye başlamıştı. 62-63-64… bir baktım arada 66′ yı görüyorum. Bu arada beni uzun zamandır görmeyenler için söylüyorum açıkçası dış görünüşümden pek belli olmuyor ama bu duruma birisinin dur demesi gerekiyordu. O birisi de tabiiki ben oluyorum.

Tatil dönüşü ilk hafta sıkı yüzme ve yürüyüş programı yapmış ama yemeğe de devam etmiştim. 1 hafta sonra tartılınca durumun içler acısı olduğunu gördüm: hiç kilo verememiştim. Geçtiğimiz Salı ise artık akşam yemeği ve ekmek yememeye başladım ve spora da devam ettim, bugün tartıldığımda 1,5 kilo verdiğimi gördüm. Hedefim yine 62 olmak. 2 haftada kalan 2 kiloyu da vermeyi planlıyorum.

Ama bu durum bugün pamuk poğaça yapmama engel değil çünkü uzun zamandır görmediğim yüksek lisanstan bir arkadaşım gelecek çaya. Haberi alınca bende doğru mutfağa koştum. Tarif bir kaç gündür hayranlıkla izlediğim Pelin’in Pastanesi‘nden.

Poğaçalarım süper leziz oldu. Halbuki mayalı hamur tutturmaktaki korkum pişince sertleşmesidir. Ama bunlar adı gibi pamuk oldular. Sanırım un-yağ dengesini iyi ayarlamaya bakıyor. Şekillerini de değişik değişik yapmayı tercih ettim. Çok acıkanlar için kocaman, kilosuna dikkat edenler için minik minik. Bu sitede denemek istediğim daha bir çok tarif var ama tek başıma yapıp yersem kısa zamanda 80 kilo olurum herhalde.

Zaten umduğum gibi bu hafta birçok misafir haberim var. Artık sırayla deneyip, afiyetle yeriz.

Reklamlar

>SAFRAN SARI

Yayınlandı: 13 Temmuz 2009 / OKUDUM-SEVDİM

>

Haftasonu Heybeliada’da bitirdiğim kitap İnci Aral’ın Safran Sarı’sı. Aslında bana sorarsanız bir sonbahar kitabı olmalı bu. Adı gibi sararan yaprakları çağrıştırdı bana. Temmuz’un ortasındayız ama hava da bir tuhaf. İngilizlere acıdım bir daha zira bu aylarda dışarıda bulutlu, karanlık, yağmur çisildeyen bir hava benim de içimi kararttı.

Gelelim kitabımıza. Uzun zamandır böyle yoğun karakter analizleri yapan, yavaş ilerleyen, biraz bunalımlı bir kitap okumaya dayanamamıştım. Ama bu biraz daha farklıydı. Şimdi ne olacak diye beklemedim ama kitabı da elimden bırakamadım.

Safran Sarı aslında bir üçlemenin son kitabı. “Yeni Yalan Zamanlar” başlığı altında toplanan bu üçlemenin ilk kitabı “Yeşil”, ikinci kitap “Mor”, son kitap ise “Safran Sarı”. İnci Aral okumak isteyenler “Yeşil” ile başlarlarsa daha doğru olacaktır. Ben kütüphanede görünce almış, beğenmezsem okumam diye düşünmüştüm fakat İnci Aral’ la tanıştığıma çok memnun oldum.

Kitap etraftaki “Issız Adam”ları, büyük şehirde ölüm kalım savaşı veren gençleri, üniversite mezunu umutsuz işsizleri, kısaca “yeni yalan zamanlar”ı anlatıyor. Günümüz İstanbul’un hem varoşlarında hem de kalburüstü semtlerinde geçen roman, hikayeleri farklı, ama hayattaki amaçları nihayetinde aynı olan, soran-sorgulayan bunun sonuncunda da teslim olan ya da savaşan görünürde 3, gerçekte onlarca insanın öyküsü.

Ben okuyup sonunu getirdim. Tavsiye eder miyim? Evet.

>HEYBELİADA

Yayınlandı: 13 Temmuz 2009 / GEZDİM-GÖRDÜM

>Heybeliada’ya ilk olarak anamın karnında gitmiş olup daha sonra ben hatırlamasam da annemin söylediğine göre 4 yaşıma kadar her sene düzenli olarak adada bulunmuşuz. Nitekim gerek Fenerburnu’ndaki gerek Şafak Tesisleri’ndeki bebeklik fotoğraflarım da bunu doğrular nitelikte.

Ada gezisi benim için sakinlik-güzel manzara ve şanslıysak bir de denize girmeyi ifade ediyordu, fakat Alper için anlamının çok daha farklı olduğunu sonradan anladım. O, ortaokulu Heybeliada’da okumuş, 3 sene ailesiyle beraber adalı olduktan sonra da orayı çok sevmiş olacak ki Deniz Lisesi’ne devam etmiş.

Ortaokuldaki çocukluk anıları Alper için balık tutmak, denizden midye çıkartıp annesine kızarttırmak, çalılıklardaki sevgilileri rahatsız etmekken Deniz Lisesi’nde ada etrafında koşu ve Kınalıada’da yüzme antremanlarıyla daha sevimsiz bir hal almış.

Yani kocam için ada benim için olduğundan daha çok şey ifade ediyordu. Nitekim vapura bindiğimiz andan itibaren heyacanını gizleyemedi.

Ada gezimizde sürprizler bizi vapurda karşılamaya başladı. Vapurdan bakarken bir yunus ailesi gördük ve ailenin 1 üyesini fotoğraflayabildik. Bakalım dikkatli gözler farkedebilecekler mi?


Cumartesi sabahı Adaya ayak bastıktan sonra iskelenin hemen yanında bulunan Deniz Lisesi’nin yanındaki yokuştan yaklaşık 15-20 dk.lık bir yürüyüşle kalacağımız Şafak Tesisleri’ne vardık. Öğlen sıcağında yokuş çıkmak pek de eğlenceli değil; üzerimizdeki herşey terden sırılsıklam oldu. Halbuki hava durumu haftasonunu bulutlu ve yağmurlu göstermemiş miydi?

Tesise varınca kalacağımız oda diyemiyorum villa’ya yerleştik. Şöyleki bizim şansımıza tesis bu sene yenilenmiş ve daha 2 hafta önce kullanıma açılmış. Henüz kimsenin haberi olmadığı için de pek kalabalık değildi. Ve süper panoramik deniz manzaralı, gıcır gıcır herşeyin sıfır kilometre olduğu, buz gibi klimalı odadan çıkmadan da huzurlu bir tatil geçirebilirdim.

Tabiiki biz öyle yapmadık üzerimizi değiştirip hemen plaja indik, denize atladık. Marmara denizi ne kadar iyi olabilirse o kadar iyiydi. Plaj bir koya kurulmuş, denizdeki dubaların altında ise yüzeye kadar uzanan ağlar var. Bu ağlar yosun, deniz anası gibi canlıların yüzme alanına girmesini engelliyor. Pazar günü Lodos yerini Karayel’e bırakınca deniz kendini aştı; biraz daha berraklaştı.

Cumartesi günü deniz faslından sonra çarşıya inip sahilden fenerburnuna doğru uzun bir yürüyüş yaptık. Bu yürüyüş biraz benim ısrarlarımla gerçekleşti çünkü 3-4 yaşlarındayken bir yeldeğirmeninin önünde çektirdiğim fotğrafın aynısını şimdi de çektirmek istedim. Ama gittiğimizde bir de ne görelim yeldeğirmenin yerinde neredeyse yeller uçuyor, değirmen namına yuvarlak bir taş yapı kalmış sadece. Yine de fotoğraf çektirdim tabii ki.

Adada bir büyük tur, bir de küçük tur diye 2 yürüyüş güzergahı var. Büyük Tur’u faytonla yapmak daha mantıklı çünkü adada bol yokuş var. Biz yürüyerek küçük tur yaptık. Yürüyüş sırasında Alper bile bazen yolu şaşırdı. Doğru güzergahı izlerseniz eğlenceli bir 50 dk.lık yürüyüşün sonunda yine başladığınız nokta olan iskeleye varıyorsunuz. Yol boyunca böyle muhteşem renklerde açmış çiçekler, restore edilmiş tarihi ve hala kullanılan evler, ada yerlisi yaşlı insanlarla karşılaşabilirsiniz.

Adaya günübirlik gelenler için de hoş alternatifler var. İskele önünden 30 dk. da bir özel plajlara motorlar kalkıyor. Plajlar müşteri çekebilmek için bu motor servislerini ücretsiz yapıyorlar.

Bana göre adadaki en güzel manzaralara yüksekten baktığınızda ulaşabiliyorsunuz. Şansımıza kaldığımız yerin tüm noktalarından muhteşem Büyükada-Çınarcık ve uçsuz bucaksız deniz manzarası görülebiliyordu.

Pazar günü derinden gelen gökgürültüleriyle gözlerimizi açtık, kahvaltıdan sonra ha yağdı ha yağacak derken plaja inip denize girdik, kitap okuyup tembellik yaptık. Yağmuru yağdıramadan akşamı edip evimizin yolunu tuttuk.

20.30 gibi evdeyiz. Bavulumuzu açarken sanki 2 değil de daha uzun bir tatilden dönmüşüz hissi var, iyi ki gitmişiz…

>SEVDİM BUNU

Yayınlandı: 10 Temmuz 2009 / BUNA TAKTIM

>Paşabahçe mağazaları benim için her zaman ve her gördüğüm yerde mutlaka girilip gezilmesi gereken yerlerden olmuştur. İstiklal caddesindeki mağazasından tutun Maslak’takine, Bağdat caddesi’ nden, Tepe Nautilus’a kadar tüm mağazalarda da bir hatıram vardır. Maslak’tan aldığım kocaman yeşil vazom, Tepe Nautilus’tan aldığım “choose your weather” bardaklarım, cadde’den aldığım mumluklarım evimin kullanım alanlarına dahiller halen. Ve maalesef bu süper Paşabahçe mağazalarından İzmit’imiz henüz nasiplenemedi.

Beni her zaman sevindirmeyi bilmiş olan bu mağazalar zinciri son hareketiyle de kalbimi fethetti. Babamın doğum günü sebebiyle hediye almak için gezerken Paşabahçeye de uğradık. Aldığımız hediyeyi kutusuna koyup bir güzel paketlediler. Tam bitti derken “sevdim bunu”yu hakeden o keçe yonca ve “hayat en güzel hediye” sloganını yapıştırmazlar mı paketin üzerine…


Hediyesini babama verdim ama paket üzerindeki slogan artık buzdolabımın üzerinde duruyor.

Son yaşadıklarımdan sonra zaten hayata gelebilmenin, şu anda hayatta olan tüm insanlara verilmiş en büyük lütuf olduğunu anlamıştım. Ve hayatta çok yakınlarını kaybeden insanların neden bundan sonrasında “uzaylı” gibi davrandıklarını daha iyi kavramaya başladım. Çoğu zaman “normal”de üzüntü yaratacak bir durumun size olağan gelmesi durumu bu. Örneğin yaz günü açık havada yenmesi planlanan bir “iş” yemeğinin yağmur yüzünden dağılması. Oysaki o gün ben sadece o yaz yağmurunda ıslanmak istemiştim. -ki normalde yağmurda ıslanmaktan nefret ederdim- Yaşadığımız acı olaylardan ders çıkarmayı bilmek gerekiyor. Ama sanırım biz genelde bunun tersini yapıp neden bu olay benim başıma geldi, ya da, ben bu kadar kötü bir olay yaşadım artık insanlar benim tüm hatalarımı mazur görsünler moduna girebiliyoruz.

Ben kendi adıma hastanede yattığım günlerde karnımdaki bebeklere bişey olmasın diye adımlarımı sayarak -yatakla tuvalet arası 8 adımdı- yürürken ve kolumdaki serum kateteri yüzünden haftada sadece 1 kez ve maksimum 10 dk. duşta kalırken bir daha yürümek ve duş almak için asla üşenmeyeceğime dair kendime söz vermiştim.

Neyse, yazım amacından sapmaya başladı. Nitekim Paşabahçe’de bu “hayat en güzel hediye” olayını kim düşündüyse çok iyi etmiş. Çünkü 1 saniyeliğine bile olsa insanların arada bir bunu hatırlaması gerekiyor.

>GÖLCÜK BELEDİYE KÜTÜPHANESİ

Yayınlandı: 09 Temmuz 2009 / BUNA TAKTIM

>Lise yıllarında bir kitap kurdu olduğum söylenemezdi. ÖSS’ye hazırlık sürecinde okuduklarım çoğunlukla test kitapları ve günlüğümdü:))

Üniversitede okurken kitap okumak benim için bir görev gibiydi. Sosyoloji bölümünü kazandığımda bölüm başkanımız Esin Küntay anfide, “bu bölümde bol bol okuma yapacaksınız” dediğinde önce ne dediğini tam olarak anlayamamıştım. Sonra vize ve final zamanlarda bir kitaptan sorumlu olmanın ne demek olduğunu daha iyi kavradım. Gelsin Foucault’lar gitsin Young’lar Giddens’lar…

Şimdi ise zevk için okumanın tadına varmış durumdayım. Hal böyle olunca her akşam kitap okumak büyük bir alışkanlığa dönüştü. Yine de elime aldığım her kitabı bitiriyorum sanmayın, sarmadıysa eğer hiç kusura bakmayın; kitaplar cehennemini boyluyorlar…

Eskiden best-seller olan kitapları okuyamama gibi bir hastalığım vardı. Herkesin elinde olan kitap bana itici gelirdi şimdi ise tam tersine yeni çıkan ne varsa silip süpürmek istiyorum. Yeni çıkan her kitabı alabilmek bir yana, sadece bir kez okunduktan sonra rafa kalkan kitaplar beni çok üzüyordu. Tam da bu noktada Gölcük Belediye Kütüphanesi imdadıma koştu.

24 Kasımda 2007′ de hizmete giren kütüphane ile benim tanışmam Kasım 2008′ de oldu. Açıkçası önceleri şüpheyle bakmış, belediye kütüphanesinde demode ve taraflı yayınların olacağını düşünmüştüm. Taa ki kapısından içeri girene kadar… Bu kütüphane bir cennet. Güncel kitaplar, yerli ve yabancı süreli yayınlar, dünya ülkelerinin rehber kitaplarının bulunduğu bölümler büyük bir düzen ve estetik bir biçimde sıralanmış.

Huntington’ dan tutun, Murathan Mungan’ a kadar her konu ve türden en güncel kitaplara rastlamak mümkün. İşin en güzel yanı da yeni çıkan, kütüphanede mevcut olmayan bir kitabı istediğinizde getirtmeye çabalıyorlar. Bu konuda Belediye Başkanı Mehmet Ellibeş‘ i gerçekten kutluyorum.

Belediye’nin internet sitesinden aldığım bilgiye göre şu an üye sayısı 700 civarında. Aylık ortalama 150 civarı yeni kitap da kütüphane bünyesine katılıyor. Yani her hafta Gölcük’ e gitme sebebim olan bu kütüphane şu an beni büyük ölçüde doyuruyor.

Herkese bol “okumalı” günler…

>Ben tam bir kıymalı-patatesli börek hastasıyımdır. Hele hele fırından yeni çıkmış, ılık ılık ve bol harçlı bir börek gözümü döndürebilir.

Küçükken annem börek yaparken abimle birlikte yufkaları çiğ çiğ yerdik. Bu huyumdan da vazgeçmiş değilim. Şimdi gelelim işin tuhaf kısmına. Börek yemeyi çok seviyorum ama yapmayı hiç sevmiyorum. Çünkü bana çok zor geliyor, içini hazırla, sosunu hazırla, yufkanı kes vs. vs. bir sürü kap kacak kirleniyor, ortalık bir anda savaş alanına dönüyor. Ama bir misafir gelecekse hele bir de haberliyse işte o zaman el mecbur giriyorum mutfağa, sıvıyorum kolları iki tepsi birden döşeyip birini fırına, birini buzluğa atıyorum. Onca işe girişmişken 1 yerine 2 tepsi yapmak bana daha mantıklı geliyor. Zaten yufkalarda 5’erli paketlerde satılıyor.

Bu arada buzluktan çıkan börek süper lezzetli oluyor. Hiç korkmadan borcamla buzluğa atıp, yine hiç korkmadan buzunun çözülmesini beklemeden fırına koyabilirsiniz. Defalarca denedim hiç birşey olmuyor. Annem ve Alper tembelliğimden ötürü geliştirdiğim bu hareket karşısında irkilmişler, buzlu borcamın fırına girince çatlayıp patlamadığını görünce de şaşırmışlardı.

Yarın da ağır misafirlerim gelecek. Sabahtan yüzmeye gideceğim için börekleri bugünden hazırlayıp buzluğa attım.

Şimdi gelelim nasıl yaptığıma -ayıptır söylemesi çok da lezzetli yaparım-

Okumaya başlamadan önce resimlerden inceleyebilirsiniz.
İç malzemesi:
1 soğan rendesi ile yarım kilodan 1 avuç eksik kıymayı kavuruyorum, Kıymaların rengi piştiğini belli edince 1 büyük boy patatesi rendeleyip tavaya ilave ediyorum. Tuz ve karabiberini koyduktan sonra yaklaşık yarım demet maydanozu da tavaya kıyıp ekliyorum. Biraz çevirince içimiz hazır.
Şayet kokusuna dayanıp yemezseniz böreği döşeyebilirsiniz.

sosu: Yarım paket sana yağı eritip ateşi kapatıp, 1,5 bardak süt ve 3 yumurtayı ekleyip güzelce çatalla çırpın.

Sonrası işin en zevkli kısmı. Yufkalarımızı 3 nolu resimde göründüğü gibi 4′ e bölüp her bir parçasını önce sosla ıslatıp, kıyma karışımından koyup 4 nolu resimde göründüğü üzere sigara böreği gibi sarıyorsunuz. (kol böreği şekli her zaman favorimdir.) Sardığınız ilk parçayı yuvarlak borcamın tam ortasına koyup, aynı şekilde sarılan diğer parçaları onun etrafına doluyorsunuz. İşin sırrı her yufka parçasına ve en son tüm böreğin üzerine bolca sürülen sosta saklı.

İşte böyle…Bu arada bu annemin tarifidir. Böreği çok seven ben henüz yapmayı bilmiyorken birgün annemi çağırıp tüm malzemeleri alıp onun talimatları doğrultusunda bir kaç tepsi börek döşeyip kafama ve tarif defterime iyice yazmıştım nasıl yapıldığını. Canı çekenlerden sipariş alabilirim:))

>

Geçtiğimiz hafta hem Alper hem de benim için yorucu olmuştu. Tatil dönüşü tartıya çıkmaktan korkan ben, yemek yemekten vazgeçemeyeceğimi anlayınca bir spor programına başladım. Haftada iki gün 1 km. yüzme, yüzmediğim günlerde ise 1 saat yürüyüş yapıyorum. Dolayısıyla son 5 aydır yatmaya alışan vücudum ve ayaklarım cuma gününün sonunda iflas ettiler. İşte bu yüzden Cumartesi günü için planımız Ümit Usta’dan böreğimizi alıp kahvaltı keyfi yapmak sonrasında da pazara çıkıp sebze-meyve almaktan ibaretti. Gelgelelim yine duramadık. Sabah kahvaltıdan sonra saate baktık daha 11.00… Hava da parçalı bulutlu… Niyeti bozup direksiyonu İstanbul’ a kırdık.


Atlarsın arabaya, basarsın gaza kendini bulursun İstanbul’daaaa. Ben bu şehri çok ama çok seviyorum ve “-ben İstanbul’da gezmeyi seviyorum yaşamayı değil” diyenleri hiç mi hiç anlamıyorum. İstanbul benim kıymetlimdir, laf söyletmem ona göre!

Öncelikle ilk tespitim İstanbullular hafta sonu resmen buhar olup uçmuşlar. Yola çıkmadan önce Alper’e de belli etmedim ama şimdi kesin bir köprü trafiğine yakalanırız diye düşünmüştüm, yanılmışım. Şehir bomboştu, trafik olmayınca İstanbul gözeme kat be kat sevimli göründü. Otobandan çıkıp 2. köprüden geçtik hiç hız kesmeden kendimizi İstinye Park’ta bulduk.

Alper her zamanki gibi kitapların kokusunu takip edip kocaman D&R’a daldı. Bu sırada ben de Mudo City’deydim. Evdeki kahvaltı tabaklarının aynısını Lost’ un ambarında 50 sene önceki mutfak eşyaları arasında görünce değiştirmeye karar vermiştim. Mudo’da ilk görüşte aşık olduğum yeşil filli tabakları görünce dayanamadım aldım. Şimdi mutfakta yıkanıp kullanılmayı bekliyorlar.


Geçen yaz da tam bu vakitlerde gitmiştik ama tespitlerime göre o zaman daha bir indirim furyası vardı. Aslında yine dudak uçuklatan fiyatlar yok ama hayallerle girdiğim Bershka, C&A, Pull&Bear, Batik, Zara’dan elim boş çıktım, çok da beğendiğim bir şeyler olmadı. Zaten bir ikoncan olmadığım için de sezondan bir şeyler alıyım mutlaka diye bir hırs içinde de değilim. Nitekim ertesi gün Kadıköy Mango’nun outletinden süper iki elbiseyi dolabıma attım:))



İstinye Park’ da karnımız acıkınca balıkev’de balıklarımızı yedik. Balıkev nam-ı diğer Fishmekan hem balıkçı hem de balık lokantası olarak hizmet veriyor. Bu mekanın açık bahçesi de var. Hava çok sıcak olmadığı için dışarıda oturmayı tercih ettik. Servis hızlı, balıklar taze, fiyatlar uygundu. Balık çorbası daha önce içtiklerimizden farklı olarak kremalıydı, ayrıca balıkların yanında verdikleri mezeler de gayet lezizdi.





AVM’den dönüşte sahilden gidelim dedik ve Emirgan-Rumeli Hisarı-Bebek sahilinden yol alıp 1. köprüden Anadolu yakasına geçtik. Saat artık 18.00’i bulmuştu ama ilginçtir ki hala trafik yoktu.

İstanbul’a gelip abimlerle haberleşince akşam yemeğine Erenköy’e gittik ve gece de kaldık. Böylece bizim 4-5 saatlik İstanbul ziyareti planımız birdenbire 28 saate çıkıverdi.



5 Temmuz Pazar günü babamın doğum günüydü. Geçen yaz bu tarihlerde Silivri’de kalabalık bir şekilde kutlamıştık. Bu sene İstanbul dönüşü annemlere uğradık. Babam 67 yaşına bastı çok dertli, pastayı üflerken dilek tut baba dedim o da ellerini açıp dua etmeye başladı. İşte bu anı fotoğraflamak isterdim ama aptal kafam fotoğraf makinesini yanıma almamıştım. O yüzden geçen yılki kutlamadan bir foto ekliyorum bu günü unutmamak için.




Nitekim plansız ama güzel bir hafta sonu oldu. Bu hafta çıkardığımız ders şudur:

  1. Gezmek için günler öncesinden plan yapmaya gerek yok.
  2. Fotoğraf makinesini unutmamak için çantadan çıkarmamak gerek.
  3. İstanbul’u gezmek için yaz ayları çok uygun. Arapsaçına dönüp insanı çıldırtan trafik olmayınca uzak gibi görünen mesafeler bir anda kısalıveriyor, size de gezmek düşüyor.