Ağustos, 2009 için arşiv

>KOLAY TAVUK YEMEĞİ

Yayınlandı: 28 Ağustos 2009 / YEMEK YAPTIM/YEDİM

>
Aslında pek belli etmesemde ben tam bir etoburumdur. Bu durum genetik sanıyorum zira “arnavut” Hasan lakaplı rahmetli dedeciğim, etsiz sofraya oturmaz, o gün evdeki mevcut yemeklerde et yoksa bir de etrafındakileri azarlayarak, “otları inekler yesin” dermiş.

Şimdi okuyan herkesi tenzih ediyorum şöyle ki aslında ben de evde daha çok sebze ve bakliyat pişiriyorum. Günümüzde bize dayatılan “kırmızı etten uzak durun” çağrılarına kulak vererek daha çok balık-tavuk tüketir olduk. Balık yemek için daha çok dışarıyı tercih ettiğimizden evde et olarak genelde tavuk türevleri tüketiliyor.

Şimdi karşınızda yapması yine çok kolay, yemesi de bir o kadar zevkli; vakit kıtlığı olanlar için bir tavuk yemeği var:

Öncelikle hemen fırınımızı yakıyoruz, bir yandan ısınsın o…

Benim tercihim kemiksiz kalça eti ama evde ne varsa but-göğüs yani tavuğun her yeri olabilir.

Tavuğumuzu iyice yıkayıp fırın poşetinin içine koyalım, poşetin içine köri-kekik-karabiber-tuz-kırmızı biber,1 tatlı kaşığı salça, 1 kaşık sıvıyağı ekleyelim, isterseniz bir patatesi de kızartmalık doğrayıp ekleyebilirsiniz-fırında patates hem hafif hem de lezzetli olur.

Tüm malzemeleri kattıktan sonra poşetin ağzını kapatalım. Sonra elimizle poşeti iyice mıncıklayalım. (Dikkat edin poşet patlayabiliyor:) )

Bu poşeti fırına atıyoruz takriben 35 dk. içinde fırından güzel kokular yayılmaya başlıyor. Yanına da pilav ya da makarna bir de cacık.. hmmm… burnuma kokusu geldi doğrusu…

Not: Bu yemeği aynı malzemelerle poşete değil tencereye koyup çok kısık ateşte de pişirebilirsiniz…

>CANIM AİLEM

Yayınlandı: 27 Ağustos 2009 / İZLEDİM-İZLEYİN

> Uzun kış gecelerinin eğlencesi diziler… Geçen kış Aşk-ı Memnu’ yu, zaman zaman da Binbir Gece’yi izlemiştim. Ama bir dizi var ki aralarında sonradan keşfettiğim onun yerini hiçbiri tutamaz şimdi.

Canım Ailem yayınlanmaya başladığı günlerde çoğu arkadaşım izliyor, ertesi gün de birbirlerine anlatıyorlardı. Bense başlarda pek itibar etmemiştim. Ama sonradan durum değişti. Şimdi bu dizinin fanatiği oldum.

Bıçkın delikanlı rolünde Ozan Güven , süper dayı Uğur Yücel, kocayanak Mertcan olsun , sonra güzel Seyhan, komik aşık Feride, Meliha rolünde Şebnem Bozoklu olsun, sımsıcak, pek doğallar. Aliço ile Seyhan’ın nikahtan döndüren “ilk görüş aşkı”, Meliha ile Samim’in durmadan küllenip tekrar alevlenen kara sevdaları, erkek güzeli-ana kuzusu Kenan ile ısrarcı Feride’nin yılan hikayesi nişanlılıkları bir yanda, küçük yaşta kimsesiz kalan üç çocuğun hayata tutunma çabaları, bir yanda geçim derdiyle yoğrulan gündelik koşturmacalar… Kış gecelerinde bir elimde kumanda bir elimde kahve, içimi ısıtıyor doğrusu bu mahalle!

Aynı tadı daha önce Süper Baba, sonra da TRT’de yayınlanan Şaşıfelek Çıkmazı’nda bulmuştum. Mahalle hayatının içindeki hayatlar yorucu iş saatlerinden sonra insanın düşünce düğmelerini kısmasını sağlıyor.

Yaz döneminde atv’de bu dizinin tekrar bölümleri yayınlanıyor, kaçırdığım bölümleri şimdi izliyorum. Bir yandan da yeni bölümleri merakla bekliyorum.

Benden tavsiye, bu kış siz de takılın bu diziye!

>UGANDA

Yayınlandı: 26 Ağustos 2009 / KATEGORİZE EDEMEDİKLERİM...

>

Alper basketbol maçı izliyor televizyonda, bense öyle boş boş internetteyim. Farville tarlamı sürüp kulağımda kulaklık Mercan Dede&Ceza dinliyorum-biraz da kederliyim galiba.

Sıradan, çok sıradan bir gece.
Sıkılıp bloglarda gezinmeye başlıyorum ve birden karşıma çıkıyor. Kadın bir belgesel izliyor vee hooop Uganda’ya yerleşiyor. Bu kadar basit-yalın.
Ardından biri daha adı Seda, üniversite öğrencisi. O da pigmelerle dans’tan etkilenip yaz tatilinde gidiyor Uganda’ya ve gönüllü çalışmacı oluyor. İkisinin de okunası hikayeleri, güzel yürekleri var belli ki .
Alper’in yanına gidiyorum, biz de bir tatilimizi Uganda’da geçirelim mi diyorum, boş boş bakıyor bana…
Ama biliyorum ve kararımı veriyorum. Artık bir kaçış planım daha var. Hayat beni köşeye sıkıştırırsa biraz daha, o kapıdan çıkıp gidebilirim her an.

Nereye mi? Uganda’ya…

>ÇİYA SOFRASI

Yayınlandı: 25 Ağustos 2009 / GEZDİM-GÖRDÜM

>Çiya‘yı ilk olarak İz TV’de Şef Olivie’nin yemek programında izlemiş, aklımın bir köşesine not etmiştim. Dün de tecrübe etme fırsatım oldu. İşim yine erken bitti, ben de lise çağlarımdan yadigar kalan Kadıköy çarşısında bir tur atıp sahaflarda toz kokusunu içime çekmeden eve dönmek istemedim. İşte tam o anda bir de baktım Çiya Kebap ve Çiya Sofrası tam karşımda duruyor. Midemin sesine kulak vererek girdim içeri.

Kebapçıya gittiysem içli köfte yemeden çıkmam. İlk olarak denediğim içli köfte başarılıydı. Ama benim daimi ev yemekleri lokantamda yediğim kadar lezzetli değildi. Ben içli köftenin içindeki ceviz ve baharatların kokusunu almadan tadına varamıyorum doğrusu..

Yemeklerden analıkızlıyı denedim. Daha önce beraber çalıştığım öğretmen arkadaşımın eşi Malatyalıydı ve ilk olarak analıkızlı yemeğini ondan duymuştum. Bulgur ve koyun etinden yapılan sulu, oldukça da zahmetli bir yemek olduğunu biliyordum ama hiç tatmamıştım.

Dün ilk kez denedim ve çok beğendim. Malum bulgur çok doyurucu, lezzetli yapılmış sulu yemekleri de severim. Yemeğin içinde parça et sevmememe rağmen dünkü analıkızlının içindeki etler de rahatsız etmedi.

Dikkatimi çeken bir de perde pilavı oldu. Özel bakır kabın içinde pişirdikleri perde pilavı da çok lezzetli görünüyordu ama benim onu yemeye yerim kalmamıştı. Başka bir zamana artık diyelim ama şimdi resmine de bakınca yutkundum:)

Çiya’daki tatlılar da tamamen yöresel. Aklımda kalanlardan bazıları Teleme, Kadayıf dolma ve şerbetli patlıcan. Bunların da hiçbirisini daha önce denemedim ama denemeye de cesaret edemedim; ağır olacağını düşündüm.

Artık Kadıköy’de aç kalmam herhalde, zira bir dahaki öğlen yemeğini iple çekiyorum:)

Mübarek Ramazan’da iştahı kabaranlardan affola, artık sizlerde iftar hayaliyle okuyun gari….

>FELEKTEN BİR GÜN!

Yayınlandı: 23 Ağustos 2009 / GEZDİM-GÖRDÜM

>

Cuma günü bir iş için İstanbul’daydım. Sabah uykularımı yayıla yayıla çekmeye alışkın bir insan olarak sabahın 7’sinde yollara düşmek hoşuma gitmemişti ama işim 9.00 da bitince yüzüm güldü. Çünkü saat 14.00’ e kadar özgürdüm ve İstanbul’un şeker gibi esintili havasında yapılacak bir sürü şey vardı.

Önce 9.30 vapuru ile Kabataş’ a geçtim. Fındıklı parkından geçerek Mimar Sinan’ a uğradım. 6 senedir almadığım diplomamı almak için başvuruda bulundum. Okulumu özlemişim; şöyle ki Fen-Edebiyat fakültesi Beşiktaş’taydı ve biz Fındıklı kampusüne sadece şenliklerde gidiyorduk. Dolayısıyla anılarımda hep eğlence ile özdeşleşmektedir Mimar Sinan’ın Fındıklı kampüsü. Vize-final ve diğer mecburiyetlerin hepsi ise Beşiktaş kampusünde kalmıştı…

Fındıklı’ya gelmişken Modern Sanat Müzesi’ni atlamak istemedim. Ve kısa bir yürüyüşle işte Modern Sanat’tayım!

İstanbul Modern, 5. yılını özel etkinliklerle kutluyor. Yaratıcı Atölye çalışmaları, ailece sanat ve haftasonu atölyeleri bunlardan bazıları.

Şansıma iki yeni sergi de açılmış, birisi ‘Yeni yapıtlar-Yeni ufuklar” diğeri ise “Oda Projesi”

Ayrıca müzede sürekli sergi salonunda da bir çok yerli ve yabancı sanatçının çalışmaları sergileniyor. Bu sefer resim sergisini büyük bir dikkatle gezdim.

Osmanlı döneminde saray ressamı olarak ün kazanan Fausto Zonaro’nun “10 Muharrem” tablosu, serginin en çarpıcı eserlerinden biri.

Muharrem ayının 10. gününe denk gelen Hz. Muhammed’in torunu Hüseyin’in Kerbela’da şehit edildiği gün gerçekleştirilen anma törenlerine gayrimüslim olmasına rağmen padişah II. Abdülhamit’in özel izniyle katılan Zonaro’nun buradan esinlenerek yaptığı “10 Muharrem” tablosu insanın tüylerini diken diken ediyor.

1920’lerden günümüze kadar hemen her 10 yılda bir değişen akımlardan etkilenen Türk ressamların eserlerini kronolojik sıralama içinde izleyebiliyorsunuz. Örneğin günümüzde yaygılaşan plastik sanatların ülkemizde 70 yılı başlarında öne çıkmaya başladığını, 90’lı yıllarda ise göç, gecekondulaşma gibi sosyal olayların artık sanatçıların eserlerine yansıyarak sosyalleştiğini öğrenebiliyorsunuz.

Oda projesi ise Danimarkalı fotoğraf sanatçısı Annette Merrild ‘in Hamburg, New York, Barcelona, İstanbul ve Lyon’da çeşitli evlerin oturma odalarının fotoğraflanmasıyla oluşmuş bir sergi.

“Bir kenti daha iyi anlayabilmek için oradaki ev yaşamını görmek gerekir” diye yola çıkan sanatçı, gittiği evlerden verilen hediyeleri ve öğrendiği bir takım adetleri de izleyici ile paylaşmış. Bu sergi ise 30 Ağustos’a kadar devam ediyor.

İstanbul Modern’in büyüleyici boğaz manzarasına sahip şirin kafesinde bir kahve molası verdim. Müze içinde bulunan bu kafenin keyfini daha çok turistler çıkarıyor. Aslında muhteşem manzarasıyla benim vazgeçilmezler listemde yerini aldı ama bir arkadaş/ eş-dost sohbetiyle daha da şenlenebilir kanısındayım. Yalnız gezmeyi sevmeme rağmen çok beğendiğim bir olayı paylaşmazsam coşkum içimde patlıyor.

Bugün ise aile büyükleri ile Amerika’dan gelen kuzen Serdar sayesinde bir araya gelip iftar yemeği yedik.

Ailenin küçük ferdi olarak -pek küçük sayılmam biliyorum ama sözünü ettiğim kuzenlerim 46 ve 5o yaşlarındalar :))-onaylanmak, şımartılmak pek hoşuma gitti, elimde bir sürü armağan ile eve döndüğümde içimde bir huzur, bir sakinlik, bir uyku…uyk..uy..u………………………

>Hediyelere bayılırım:))

Hele hele kendi yaratımınız olan bir olaydan kaynaklanıyorsa tadından yenmez!

Sevgili ZUZU tarafından “yaratıcı blogger” ödülüne layık görülmüşüm.
ZUZU ile tanışmamız ben yine google-görsellerde birşeyler ararken gerçekleşti. Çizimlerini çok beğenip blogumda yayınlamak için izin istediğim günden beri birbirimizi takip eder olmuştuk.
Blogumun yaratılma amacı, yaşadıklarımı kayıt altında tutarak unutmamı engellemekken, bu amaç kendini aşarak yeni insanlarla fikir alışverişi yapıp, birşeyler öğrenmek frekansına kayınca daha da bağlayıcı oldu.

Ben de bundan sonra bu ödüle layık olmak için elimden geleni yapacağım:P

Ödüle sahip olmanın kuralları efendim:
1- Sizi ödüllendirene teşekkür edin.
2- Sizi ödüllendirenin blog linkini yayınlayın
3- Ödülün logosunu yayınlayın
4- 7 Yaratıcı blogeri ödüllendirin
5- 7 Bloğun linklerini yayınlayın
6-Ödüllendirdiklerinizi haberdar edin
7- Kendiniz hakkında 7 ilginç şey yazın

Şimdi ödülün gereği olarak kendi ödüllerimi açıklıyorum:
Off ne zor işmiş ya bu kadar linki arka arkaya vermek…
Şimdi de kendimle ilgili 7 ilginç şey yazmalıyım…
İlginç olmasa da 7 şey olsa? Hmmm, evet başlıyoruz:
1-İçimdeki yemek yapma aşkına ben bile bazen şaşırıyorum, sonra yalnız açken bu aşkın geldiğine şahit olup bencil miyim acaba diye hayıflanıyorum:))

2-Yaşadığım ve benim için o an önemli bir şey varsa asla unutamıyorum. O an da üzerimde hangi kıyafet vardıya kadar hatırlıyorum…

3-En nefret ettiğim ses sivrisinek vızıltısı,

4-Ağlayan bir insan görünce dayanamam anında ben de başlarım.

5- Zaman zaman hastanelerde gönüllü çalışmacı olmayı düşünürüm. İnsanlara yardım edesim var sürekli.

6-Öğretmen olduğuma da memnunum gençlerle vakit geçirmek herzaman hoşuma gider.
7-Araba kullanmaktan nefret eden bir ben miyim diye düşünürüm bazen…

İşte bu kadaaar!!

Daha nice ödüllere inşallah, siz yollayın, ben severim hediyeleri:))

>KRİZDEN SONRA…

Yayınlandı: 20 Ağustos 2009 / BUNA TAKTIM

>Google görsellerde dolaşırken bu logolara rastlayınca dayanamadım paylaşmak istedim. Logolar bu siteden…

Bu logoyu görünce koca koca plazaların önünde takım elbiselerle seyyar pilav-nohut arabalarının önünde öğle yemeğini yiyen insanlar gözümün önüne geldi. Krizin patlak verdiği ilk aylarda ana haber bültenlerinde bu tür görüntüler vardı.


Bu logoyu abim görürse bozulabilir, kendisi koyu bir Beşiktaş taraftarıdır. Ben de öyle olmakla beraber o kadar alıngan sayılmam; bütün kupaları biz almışız başka ne isterim ki:))

Sadece krizden sonra değil elbet, kapalı alanlarda sigara yasağından sonrasına da uygun olmuş bu logo. Tiryakiler kan ağlıyor, kahvehane ve cafe sahipleri ayaklanmış durumdalar.

Şahsen sigara kullanmadığım için dumansız hava sahasını desteklemekle beraber sonrasında gelecek olan yasaklardan korkmuyor değilim.

Son olarak daha fazla logo için google-görsellerden kriz sonrası şirket logoları yazıp arama yapabilirsiniz. Buradakiler en beğendiklerimdi.

E biraz da gülelim canım!!